İnsanın Aldanışı ile İlgili Dokuz Asır Öncesinden Güncel Bir Uyarı, Prof. Dr. Osman Nuri KÜÇÜK

Gazzâlî’nin Düşünce Yapısı Üzerine

İnandığımız şeyleri sürü psikolojisine uyarak kabul etmeye çeşitli eserlerinde temas eden Gazzâlî, Allah’ın bir lütfu olarak hayatının erken dönemlerinden itibaren kendisinin taklitten uzaklaştığını belirtir. İnandığı şeyleri kör bir taklitle yapmak yerine çocukluktan beri her şeyin gayesini incelemeye ihtimam gösterdiğini, neden ve sonuçlarını inceden inceye araştırdığını belirtir. (geniş bilgi için bkz. el-Munkız).

Gazzâlî’nin görüşlerine ve İslâm düşünce tarihindeki yerine baktığımızda olay ve inançların görüntü ve akislerinden ziyade onların asıl yönü üzerinde duran bir deha ile karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Dehanın hemen her asırdaki ortak özelliği, olup biteni herkes gibi sıradan bir kabul ile ele almak yerine, olanların neden olduğuna dair derin bir merak ve bu meraktan türeyen sorulara verdikleri derinlikli ve sistemli yanıtlardır.

Gazzâlî, hayatındaki bazı olayların da bu özelliğini pekiştirdiğini kaydeder. Tahsilini bitirip memleketi Tus’a dönerken on yedi yaşında yaşadığı olay bunlardan biridir. Gazzâlî’nin de içinde olduğu kervan, yolda eşkıyâ tarafından soyulur ve Gazzâlî’nin notlarına da el konulur. Gazzâlî soyguncuların liderine notların onların hiçbir işine yaramayacağını, kendisinin ise bütün tahsil yıllarını bunları elde etmek uğrunda geçirdiğini söyleyip notlarının iadesini ister. O kişi de “Notların senden alınınca bilgin kalmıyorsa gerçek bir âlim değilsin.” diye cevap verir. Gazzâlî eşkıyâ liderinden duyduğu bu cevabı tarihî bir uyarı kabul eder ve notlarındaki bilgilerini hıfzedip içselleştirir. Bu olay, Gazzâlî’nin kitaplara yönelik taklit bağımlılığını aşmasında önemli bir ikaz mahiyetindedir.

Yine orta yaş döneminde yaşadığı derin varoluşsal entelektüel krizde insan neye inanmalıdır; hakikat dediğimiz şey nedir; bilgi dediğimiz şey nedir; insan hakikati nasıl temellendirir gibi sorulara verdiği yanıtları Gazzâlî’nin bu özelliğiyle ilgili olarak sayabiliriz.


Eserdeki üslubunda etkilendiği düşünür

Gazzâlî bu eserinde hemen bütün insanların aldanışını ele alır. Küfür ehlinin yanında imler, ibadet eden dindarlar, zenginler ve tasavvuf ehli kimseler de dâhil değişik grup ve kesimlerin aldanışını izah eder. İşlediği konulara baktığımızda görüşlerinde tasavvufun kurucu teorisyenlerinden Haris el-Muhâsibî’yi (ö. 243/857) takip ettiğini görüyoruz. Gazzâlî’nin ele aldığı bu konuları İslâm dünyasında er-Riâye li hukukillah (İlahi Hukuka Riâyet) adlı eseriyle müstakil başlıklar halinde ele alan ilk düşünür Muhasibî’dir. er-Riâye’deki fıkıh ile aldananlar, ibadet ehlinin aldanışı, cedel ilmiyle aldananlar… vb. gırre (aldanış) bahislerini buna örnek verebiliriz.

Söz gelimi Gazzâlî’nin bu eserinde “müminlerin aldanışı” diye aldığı bölümün bir benzeri başlık olarak er-Riâye’de de yer almaktadır. Oradaki başlık ise “dindarların (deyyânin) aldanışı” şeklindedir. Muhâsibî’nin kullandığı dindar (deyyân) tabiri mümin tabirine göre daha isabetlidir. Zira dinî terminolojideki bazı nitelemelerin deyim yerindeyse kirletilmemesi daha uygundur. Dinî terminoloji göz önüne alınınca “mümin” teriminin bu tür bir kelime olduğunu söyleyebiliriz.

Bu açıdan Gazzâlî’nin bu eserindeki bahisler Muhâsibî’nin er-Riâye’sindekilere nispetle Gazzâlî’nin sistematik düşünce yapısı ve derin gözlem gücü sayesinde akıcı ve daha anlaşılır biçimde ifade edilmektedir. Aldanış konusunu öncülü Muhâsibî tarzında ele alan Gazzâlî’nin konuları anlatma üslûbu Muhâsibî’den daha detaylı, anlaşılır ve her döneme hitap eder tarzdadır.

Eserdeki temel vurgu bakımından da Gazzâlî’nin Muhâsibî’yi çağrıştırdığını söyleyebiliriz. Muhâsibî’nin din ve ibadet anlayışında fazla ibadet ve tâat yapmaktan ziyade yapılan amelin kaliteli ve özenli yapılması esastır. Gazzâlî eserde temelde bu husus üzerinde durmaktadır. Söz gelimi fazla tesbihat yapmak yerine, kişinin dilini günahlardan korumasının daha akıllı ve kazançlı bir dinî tercih olacağını ifade eder. Dinin özünü eserleriyle tespit etmeleri yönüyle Haris el-Muhâsibî ve Gazzâlî’ye bütün İslâm düşünce geleneği ve bizlerin, çok şey borçlu olduğunu söyleyebiliriz. 

Kullandığı hadislerle ilgili tartışmalar

Bilindiği gibi Gazzâlî ile ilgili tartışmalarda yer verilen konulardan biri, Gazzâlî’nin eserlerinde kullandığı hadislerin sıhhati mevzuudur. Bu tartışmalar sonucunda Abdurrahim b. Hüseyin el-Irâkî (ö. 806/1403), İhyâ’daki hadislerin durumunu ortaya koyan Tahricu Ehâdisi İhyâ ismiyle müstakil bir çalışma yapmıştır. Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi için bu esere müracaat edilebilir.

Burada şunu söyleyebiliriz: Gazzâlî, eserlerinin çoğunu uzlet halinde iken yazmıştır. Hadislere dijital arama butonlarıyla ulaşıldığı günümüzde Gazzâlî’yi bu tür ithamlarla yargılayarak eserlerindeki ana mesajdan bigâne kalmayı, yemek masasındaki bazı ayrıntılara takılıp masadan aç kalkmaya benzetebiliriz. İhyâ’daki hadislerin kaynaklarını veren Irâkî, sahih kaynaklarda yer almayan ve Gazzâlî’nin eserlerinde hadis olarak aktarılan rivâyetleri de aktarır. Ancak şunu eklemeliyiz: Gazzâlî’nin aktardığı rivâyetlerin hadis kaynaklarında yer almaması, bu rivâyetlerin ifade ettiği anlamın hatalı ve yanlış olduğunu göstermez. Bu tür rivâyetlerin o dönemde hadis olarak toplum belleğinde yer aldığını göstermesi bakımından dönemin kültürel ve dinî kabulünü gösterir mahiyetteki bir değerinden dahi söz edebiliriz. Gazzâlî’nin naklettiği bu tür rivâyetler, genellikle anlatılan konunun meramını ifade etmeye yönelik aktarılan diğer sahih rivâyetlerle uyumlu bazı rivâyetlerdir.

Bu eserde de bu tarz rivâyetlere rastlanmaktadır. Söz gelimi “nefislerini tezkiye etmeyi ihmal edenler” başlığı altında aktarılan hadislerden çoğu, hadis kaynaklarında yer almaktadır. Hadis diye aktarılan bu rivâyetlerden biri ise mevcut hadis kaynaklarında yer almaz. Konunun bağlamına uygun olarak hadis diye aktarılan şu rivâyet, anlatmak istediğimiz hususa bir örnek teşkil etmektedir. “Mal ve itibar sevgisi, suyun sebzeleri büyütmesi gibi kalpte nifakı yeşertir.” (s. 36) Görüldüğü üzere bu ifade, mana itibariyle birçok âyet ve sahih hadisteki düşünce ile paralellik arz eder. Ancak şunu da belirtmeliyiz ki bizler bu uyuma binaen mevcut rivâyete hadis diyemeyiz. Gazzâlî’nin bunu hadis olarak aktarması, rivâyetin en azından Gazzâlî’nin zihnindeki nitelemesini göstermektedir.


Eserdeki Üslûbu

Gazzâlî’nin diğer eserlerinde gördüğümüz gibi bu eserinde de dikkat çeken husus, ele aldığı konuları son derece sistematik bir tasnif ve açıklamayla ele almasıdır.

Aldanma konusunu ele alırken aldanmanın nasıl gerçekleştiğini, insanın kendini avutmak için kullandığı savunma mekanizmalarını ve bu mekanizmaları nasıl işlettiğini anlatarak konuyu enfüsî bir tarzda açıklamaktadır. 

Her bir aldanış vesilesini âyetler ışığında açıklamaktadır. İnsanın aldanışına dair Kur’an’dan verdiği referanslar; değişen coğrafya, insan ve kültür paradigmalarına rağmen insanın dünyadaki aldanma yöntemlerinin değişmediğini göstermektedir. Gazzâlî bu anlamda diğer eserlerinde de gördüğümüz üslûbu doğrultusunda insanın aldanışını ele alırken döneminin hususi, tarihsel ve yöresel kültüre ait ögelerini öne çıkarmak yerine hikmetli bir bilgelikle bu hususların her asırdaki neden ve sonuçları üzerine yazmaktadır. Eserlerinin asırlardır okunması bu üslûbuyla yakından ilgilidir.

Mi’yaru’l-ilm gibi klasikleşmiş bir mantık eserinin müellifi  ve mantığın dinî ilimlerin öncülü olarak İslâm düşünce tarihine yerleşmesinde büyük katkısı olan Gazzâlî, bu eserdeki görüşlerini açıklarken mantıkî önermelerden de yararlanır. Kullandığı önermelerin tutarlılığı yanında, verdiği örneklerle konuyu son derece anlaşılır bir biçimde anlatmaktadır. Söz gelimi nesep ve soy ile aldananların durumunu anlatırken verdiği şu örneği burada anabiliriz: “Babasının sâlih bir kimse olması nedeniyle Allah’ın azabından korunacağını sanan kişi, babasının yiyip içtikleriyle kendisinin doyacağını sanan kişi gibidir.”

Bu açıdan, anlattığı konularda okuyucuyu tereddüt içinde bırakacak âfâkî açıklamalardan ziyade, konuyu net anlatan ve okurun zihnindeki sorulara cevap veren net ölçüler verir. Söz gelimi Allah’ın affına güvenmek ve aldanış ilişkisi hakkında net bir ölçü vermektedir. “Allah’ın rahmetini ne kadar ummalıyız?” sorusuna şöyle cevap verir: “Bir şeyler ummak için önce çalışmak lazım. Çalışmadan ummak, bir çeşit aldanmadır.” (s. 27)

Gazzâlî’nin bu eserinde üslûbuyla ilgili dikkat çeken diğer bir husus, soyut konular anlatılırken verilen örnekler ile konu müşahhas ve anlaşılır kılınmaktadır. Söz gelimi fıkıh ile aldananların anlatıldığı bölümde, fıkhın dindeki yerinin bir alet ilmi dolayısıyla bir vasıta olduğunu belirtir. İhyâ adlı eserinde de bu konu üzerinde genişçe duran Gazzâlî, dinin tümünün bu sınırlı araç üzerinden kurgulanmasını ve sunulmasını ise şuna benzetir: Bu kişilerin durumu, hacca giderken yol için yanına aldığı eşyaları yolculuk esnasında satışa çıkaran kişinin durumuna benzer. (s. 44)

Gazzâlî’nin üslûbu yazı ve kompozisyon bakımından da son derece başarılıdır. Ele aldığı her paragraf; konunun giriş cümlesi, onu destekleyen örnekler ve yan fikirlerle geliştirilip nihayetinde konuyu özetleyen  bir cümleyle bitirilmektedir. Bu da Gazzâlî’nin diğer eserlerinde de gördüğümüz yazmadaki imtiyazı ve tesiri ile ilgilidir. Söz gelimi Kur’ân’ın manasından ziyade harflerin mahreci üzerinde duranların aldanışını anlattığı bölümün nihai cümlesi bütün konuyu özetleyecek bir afiş gibidir: “Allah kelâmının asıl tadı manasındadır, telaffuzunda değil.” (s. 56)


Dinî ve tasavvufî anlayışı

Temiz bir kalp sahibi olmayı bütün ibadetlerin ve dinin gayesi olarak görmektedir. Kalbi insan davranışlarının merkezi gören bir yaklaşımla konuları ele almaktadır. Aldanış olarak yer verdiği konularda bu husus mihenk taşı gibidir. Bu açıdan aldanış üzerinde dururken ibadetlerin toplumsal kabul ve kültlerle oluşturulan teferruatından ziyade, dinin özünü oluşturan temiz bir kalp sahibi olmaya yaptığı katkı üzerinde durmaktadır. 

Anlattığı konulardaki üslûbu ve din anlayışı bakımından selefi Hâris el-Muhâsibî’ninki (ö. 243/857) gibi ihlâsı önceler. Nicelik yönüyle amel artırımından ziyade, yapılan amelin kaliteli ve derinlikli yapılması üzerinde durur. Aldanışlardaki ortak husus, yapılanların ameldeki ihlâsı zedelemesidir. Anlatılanlar bu ortak noktada toplanmaktadır.

İbadetlerin sadece zâhiriyle yetinip nefis tezkiyesinin ihmal edilmesi durumunda dinin gerçek hüviyetiyle idrak edilemeyeceğini beyan eder. Bu açıdan referansta bulunduğu hakiki dindarlar Bişr-i Hafî Hâfî gibi sûfî büyükleridir. Tasavvufî sayılabilecek bir tasnifle ilmi muâmele ve mükâşefe ilmi diye ikiye ayırmaktadır. Bilgi ile amel arasında olması gereken dengeyi de şu veciz ifadedeki ölçü ile belirtir: “Bilgiyle amaçlanan hikmeti ayakta tutabilmek için muamele ilminde de pay sahibi olmak gerekir.”

Eserdeki konuları ele alırken toplumsal ve bireysel kötülüklerin, bozuk dindarlık anlayışlarının temelinde ne olduğu sorusunu izah ederken konuyu genelde tasavvufî perspektifle izah eder. Kötülüklerin kaynağı olarak insan nefsinin çıkar ve gösteriş peşinde olmasını görür. Onu tedavi etmek yerine dinin yüzeysel ibadet formlarıyla yetinmenin, sorunu çözmeyeceğini ve insanın aldanışını derinleştireceğini belirtir.

Bu haliyle Gazzâlî, özünden uzaklaşan dinî ilimleri özüne yaklaştırmaya çalışmaktadır. Selefi olan Abdülkerim Kuşeyrî (ö. 465/1072) ise bunu diğer bir yönden yapmaktadır. Şeriattan uzaklaşan tasavvuf anlayışlarını ve gruplarını şeriata yaklaştırmaya çalışmaktadır. Gazzâlî’yi bu açıdan Muhâsibî ve Kuşeyrî’nin hayırlı halefi görebiliriz.

 

Tüm aldanışların temeli

Gazzâlî’nin insanın aldanışı ile ilgili görüşlerine bakıldığında aldanışın temelinde şunu gördüğünü söyleyebiliriz: Gazzâlî, inkârcıların ve küfür ehlinin aldanışı da dâhil olmak üzere bütün insanların aldanışından bahseder. Ancak eserin asıl üzerinde durduğu aldanış, riyakârlıkları nedeniyle aldanışa sürüklenen dindarlardır. Bu tür kimseler iyilik yapıyor gözükürler, ancak nefislerindeki riya ve gösteriş arzusu nedeniyle aldanışları daha derindir. Bu açıdan Gazzâlî’nin üzerinde durduğu başlıca husus, ölçü ve dengedir. Gazzâlî düşüncesinde bu konu üzerinde önemle durulmaktadır. Hatta İslâm inancı ile  ilgili yazdığı eserinin adı el-İktisat fi’l-itikattır.

Konumuzla ilgisi bakımından Gazzâlî’nin bu eserindeki iktisat kelimesi üzerinde durmak istiyorum. Türkçede biraz da sıradanlığı çağrıştırır şekilde orta yol diye çevrilen bu eserin çevirisindeki ifade (bkz. “İtikat’ta Orta Yol, İstanbul 2004) Gazzâlî’nin meramını tam olarak ifade etmez. Eserin içeriği göz önüne alındığında Gazzâlî iktisat kelimesini günümüz Türkçesinde de karşılığı olan bir anlamda; mevcut kaynakların en verimli şekilde kullanılması şeklinde kullanır. Buna göre dinî inanca konu olan veriler en verimli şekilde bir kombinasyon ile kullanılmalıdır. Bu dengenin kaybolması durumunda din adına çok çeşitli aldanış türlerinin ortaya çıkması kaçınılmazdır. Gazzâlî, bu kavramı istismar ederek kendi görüşlerine zemin oluşturmak amacıyla sürekli tekrarlayan Batınîlerin bu konudaki görüşlerine cevap vermek üzere de denge ve mizan konusunu, el-Kıstasu’l-müstakim adlı eserinde genişçe izah eder.

 

Dinî aldanış ile ilgili uyarıları

Gazzâlî bu eserinde aldanış içinde olanları anlatırken bunlardan bir grubun da zâhidâne bir yaşam sürüyor görünmelerine rağmen bunun kazandıracağı saygınlık peşinde koşanlar olduğunu belirtir. (s. 61) Dokuz asır öncesinden bu tür zümrelere karşı bizi uyarır. Tasavvuf tarihine aşina olanlar tasavvuf klasiklerinde bu hususun sıklıkla vurgulandığını bilir. İlk dönem tasavvuf müelliflerinden Abdülkerim Kuşeyrî; Risâle’nin mukaddimesinde bu tür kimseleri zâhid elbisesine bürünen, ancak içleri bozuk niyetlerle ve siyasi nüfuz emelleriyle dolu, dışı güzel içi boş çadırlara benzetir. Mevlânâ Mesnevî’de bu tür kimseleri, kuş sesi taklidi yaparak saf kuşları avlamaya çalışan, sûfî büyüklerinin kelâmını çalan fırsatçı birer insan avcısına benzetir.

Tasavvufun on dört asırlık ilkeleri bize bu konuda rehberlik etmektedir. Gerçek tasavvuf ilkelerini daima kendilerine karşı bir panzehir olarak gören bu tür kimselerin nefsânî illetine sûfî büyükleri şu ortak vecizeyle işaret ederler: “Nefisten temizlenmesi en zor ve en tehlikeli olan şey hubb-i riyâsettir.” Yani baş olma, yönetme, toplumda ve devlette nüfuz sahibi olma arzusudur. Bu tür kimselerin özelliğini Gazzâlî dokuz asır önce bakın nasıl teşhis ediyor: “Biri kalkıp bu zâhid görünümlü kişiye ‘Belli ki siz Allah’ın (c.c) sevdiği kullardansınız, çok değerlisiniz.’ diyecek olsa bunu duyduğuna sevinir. Daha bir gayretle, arınmış kişilerden gibi görünmeye çalışır. Öte yandan birinin eleştirisine maruz kalsa o kişiye demediğini bırakmaz. Ona beddua dahi eder; öyle ki bazen onu küfürle itham etmekten bile çekinmez.” (s. 62)

Gazzâlî’nin bu eserinde dinî değerleri kullanarak insanlardan para toplayıp mallarına göz dikerek onları aldanışa sürükleyenleri anlattığı kısımdaki sözleri de ilginçtir. Bu konuda söylediklerine kulak verelim:

Bu kişiler iyi ahlâk üzere olduklarını, tevazu ve hoşgörü sahibi olduklarını ima ederek hizmet için yola çıktıklarını söylerler. Bazı insanları toplayıp bunların masraflarını üstlenirler. Ancak asıl niyetleri bu işi kullanarak mal kazanmak, sayılarını artırmak ve bununla övünmektir… Asıl niyetleri cemaatlerinin sayısını artırmak, hizmet adı altında isimlerini yaymaktır…” (s. 77)

Eserde “erdiğini söyleyip insanları aldatanlar” başlığı altındaki şu ifadeler bu konudaki tarih tecrübemizden yeterince istifade edemediğimizi göstermektedir:

Erdiğini iddia edip insanları aldatanlar fukâhayı, müfessirleri, muhaddisleri küçümser, kendilerini onlardan üstün görürler. Bunları adam zanneden saf insanlar da işlerini güçlerini bırakır, onların yanından ayrılmaz, peşlerinden giderler. Onlardan öğrendikleri birtakım asılsız bilgileri, hezeyanlarını dillerinden düşürmezler, adeta vahiymiş gibi ezberleyip tekrar tekrar söylerler.” (s. 74)

Bundan dokuz yüz yıl önce yazılmış bu satırlar 2016 Türkiyesi’nde yaşayan çoğumuza tanıdık gelmiyor mu?

 

Aldanan dindar tipolojilerine dair uyarıları

Gazzâlî kimi dindar insanlarda görülen vesvese ve takıntıları aldanış konusu içinde ele alır. Gazâlî’nin yer verdiği bu tür vesveseleri günümüzdeki karşılığı ile hafif düzeyli obsesyon olarak değerlendirebiliriz. Zaman zaman etrafımızdaki insanlarda gördüğümüz bu hususlar kimi zaman fetva makamlarına ve “din âlim”lerine soru olarak sorulmaktadır. Hatta din neredeyse bu konulardan ibaretmiş tarzındaele alınmaktadır.

Gazzâlî bu konuyu “ibadet ehli kimselerin aldanışı” başlığı altında değerlendirmektedir. Söz gelimi abdest alma ve temizlik konularında aşırı titiz davranan kimselerin, haramlığı açık olan hususlara itina göstermeyişlerini buna örnek verir. Gazzâlî’nin, ibadetlerinde aşırıya kaçanlara dair verdiği kimi örnekler her dönemde görülebilecek takıntılı dindar tipini göstermesi bakımından ilginçtir. Sözgelimi harflerin mahreç ve telaffuzuna odaklandıkları için Kur’ân’ın manasını düşünmekten uzaklaşanlara dair söyledikleri, takıntılı dindar tiplemesinin bu özelliğinin asırlardır değişmediğini gösteriyor.

Gazzâlî’nin aldanış içinde olanlar arasında saydığı bir diğer zümre ise mutasavvıfların çoğunluğudur. Gazâlî’nin bu konuda söyledikleri, günümüzdeki örnekler de düşünüldüğünde gerçek ehlini tenzih ederek söylenecek olursa aradan geçen dokuz yüz yıla rağmen aynen geçerliliğini korumaktadır. Seyr ü sülûkları esnasında gördükleri keşif ve müşâhedelerin, fütûhâtın büyüsüne kapılanlar da Gazzâlî’nin eleştirilerden nasibini almaktadır.

Yine ibadetlerin gösterişe alet edilmesiyle ilgili sözleri bu konudaki insanî tutumun her dönemde benzer bir mantıkla işlediğini göstermektedir. Gazzâlî camilerin gösterişe vesile yapılarak inşâ edilmesini ibadet ehlinin aldanışı arasında sayar. Bununla ilgili ilginç tespitlerde bulunur. Bir bölgede yeterli sayıda cami ve toplumda da birçok fakir insan varken gösteriş amacıyla her sokakta bir cami inşa etmenin marifet olmadığını söyler. (s. 66) Ancak Gazzâlî’nin cami yapılmasıyla ilgili bu söyledikleri, mabede ve tüm Müslümanlara karşı alerji duyan kişilerin cami inşasına karşı köktenci söyleminden tümüyle farklı bir amaçla söylenmektedir.

Gazzâlî’nin bu konuda söylediği ikinci husus, dönemindeki cami tezyinatı ile ilgilidir. Namazda huşunun namazın vazgeçilmez şartlarından olduğunu söyler. Cami yaptıranların ise camiyi güzelleştirmek için yaptıkları süslemelerle ve gösterişli tezyinat ile farkında olmadan insanların huşu ile namaz kılmalarına mâni olduklarını belirtir. Bunu da bir tür aldanış olarak sayar.

Gazzâlî’nin hac konusunda söyledikleri de ilginçtir. Bu konuda İbn Abbas’tan şöyle bir nakilde bulunur: “Ahir zamanda sebepsiz yere yollara koyulup hacca gidenler çok olacak. Bu kişiler zengindir, çölleri aşarak hacca gider, günahkâr olarak dönerler. Zira komşuları fakr u zaruret içindedir, ancak ne onun halini hatırını sorar ne de ona bir teselli olurlar.”

 

Din bilginlerinin aldanışı konusundaki eleştirileri

Gazzâlî’nin eserde döneminin din bilginlerine dair verdiği bilgiler de ilginçtir. Şöyle ki din bilgini olarak görülen kimseler arasındaki çekememezlik konusundaki ifadeleri, konunun hemen her dönemde aynı mekanizmayla işlediğini göstermektedir. Bu konuda döneminin din bilginlerini eleştirirken bir ölçü de vermektedir: “Din bilgini gösteriş amacı taşımasaydı ifade edeceği hususlar bir başkası tarafından da dile getirilip insanlara faydası dokununca bundan aynı oranda memnuniyet duyması gerekirdi. Hâlbuki dile getireceği hususları başka biri söylese pek o kadar mutlu olmaz.”

Gazzâlî’nin söylediği bu husus, ilk dönem sûfî büyüklerinden Melâmî yolunun kurucusu kabul edilen Hamdûn el-Kassâr’ın (ö. 271/884) davranışını hatırlatmaktadır. Nakledildiğine göre Bağdat’ta yaşayan Hamdûn, son derece etkili konuşmalar yapabiliyor olmasına rağmen  vâz zetmezmiş. Diğer bir ifadeyle “profesyonel vâiz” değilmiş. Kendisinden vâzetmesi istendiğinde şöyle cevap vermiş: “Sözden maksat söylenmesi ise zaten bunu söyleyenler var. Onu tekrar benim söylememe gerek var mı?” Hamdûn bu tavrı ile döneminin profesyonel vâizlerine dinin vaaz üslûbu ile anlatılmasının gerçekte fazla bir tesirinin olmadığını anlatmaktadır. 

Gazzâlî, dinin vaaz üslûbu üzerinden anlatılmasını bir aldanış sebebi olarak saymaktadır. (bkz. s. 47) Dönemindeki vâizleri insanları coşturup onların dinî duygularını galeyana getirmek için hamaset yüklü konuşmalarla dinde olmayan asılsız sözler söylemeleri nedeniyle eleştirmektedir.

Dinî ilimlerin Hz. Peygamber (s.a.s) ve ilk asırdaki içeriklerinin nasıl boşaltılıp değiştirildiğine dair İhyâ’da ayrıntılarıyla anlattığı hususların bir özetine bu eserinde yer verir. Muhâsibî’nin er-Riâye’de yer verdiği başlıklardan birini aynen kullanır. Fıkıh ilmine kendini kaptırarak aldananların durumunu müstakil bir başlık altında işler. İhyâ’da dinî ilimlerin işlevini kaybetmesinde önemli tesiri olduğuna inandığı beş terimden birinin fıkıh ve fakihler olduğunu belirtir. Fıkıh lafzının anlamının dönemin fakihleri tarafından daraltılıp kısırlaştırıldığından bahseder. Bunun Kur’an ve Hz. Peygamber’in (s.a.s) kullanımlarıyla örtüşmediğini söyler. Eserde dönemin fukâhasını ilmi fıkha inhisar ettirmeleri dolayısıyla eleştirir. Dinde yetkinlik bakımından daha önemli olan nefsi arındırmak yerine, ömürde rastlanması nadir ve çetrefilli fetvalarla meşgul olduklarını söyler. Nadir durumlar üzerine bu kadar kafa yorup vakit harcayan bu âlimlerin her bir insan için zorunlu olan nefis tezkiyesine ise hiç vakit ve önem atfetmediklerinden bahseder. (s. 43)

Muhâsibî ile benzer şekilde kelâm ilmine kendini kaptıranların aldanışından bahseder. Bunu söyleyen kişinin kelâm tarihinin en önemli mütekellimlerinden biri olduğunu hatırlatmakta fayda var. Riâye’de cedel ile aldananlar bahsi altında yer verilen bu konuyu benzer bir içerikle Gazzâlî daha ayrıntılı şekilde ele alır. Dinî meseleleri sürekli cedelci ve tartışmacı şekilde ihtilaflı konular üzerinden karşıdakini akıl ve deliller ile alt etme gayesiyle ele alan ve nihayetinde birbirlerini tekfir noktasına varan tavırları nedeniyle bu zihniyetteki kelâmcıları eleştirir. Aldanışlarının bu noktada yoğunlaştığını söyler. Tartışmada savunulan görüşler doğru olsa bile kelâmî tartışmaların haddinden fazla önemsenip bunun bir tür ibadet telakki edilmesinin mahzurlarına ve aldanış vesilesi olduğuna işaret eder. (bkz. s. 45)

Günümüzde birçok dinî meselenin, televizyon ekranlarından ve sosyal medya aracılığıyla kamuoyunu aydınlatmaya “müştehî din bilginleri” tarafından cedel ve tartışma üslûbuyla,  toplumda kutuplaşmaya sebebiyet verecek tarzda ele alınmasını, Gazzâlî’nin dokuz asır öncesinden ışık tutup açıkladığı aldanışlar cümlesinden saymak doğru olur mu? Düşünmeliyiz.

Gazzâlî’nin bu konuda aktardığı bir hadis de ilginç bir sosyolojik tespiti içermektedir: “Bir kavim hidayetten sonra sapıttı ise muhakkak cedel sebebiyledir.”

Gazzâlî hadis ilmiyle aldananlardan da eserinde bahseder. Konunun açıklığa kavuşması amacıyla İslâm düşünce tarihinden bir anekdot aktaralım. Güvenilir bir râvî olduğu halde hadis rivâyet etmeye tövbe eden Bişr-i Hâfî’ye (ö. 227/841) bunun sebebi sorulunca o dönem hadis rivâyetlerindeki özün kaybolmasına işaret eden şu cevabı verir: “Artık Hz. Peygamber’in (s.a.s) sözlerinin kaybolma tehlikesi kalmamıştır. Ancak  (haddesana)[1] rtık dünya ilimlerinden bir ilim haline gelmiştir. Onu insanın boğazına takılıp kalan bir diken haline getirdiniz.” Gazzâlî de benzer şekilde eserinde bu konudaki çarpıklıkları izah edip hadis ilmindeki asıl amaç olan sünnetin ve manasının anlaşılmasının ihmal edildiğini söyler. Böylece başta fıkıh olmak üzere, kelâma ve daha sonra da hadis bilginlerinin aldanışı konusuna müstakil başlıklar olarak yer vererek İslâmî ilimlerden her birinin gayesini, olması gereken özelliklerini ve çarpıtılan hususlarını ortaya koyar. Dinî ilimler alanında ihtisas sahibi bir akademisyen olarak Gazzâlî’nin bu değerlendirmelerinin günümüzde de güncelliğini koruduğunu söyleyebiliriz.

Dinî ilimler alanında saydığı aldanışlardan biri de Arap dil bilimi ile aldananların durumudur. Günümüzde kimi zaman Arapçayı bilmek ile din bilgini olunabileceğinin doğrudan bir bağlantı olarak öngörülmesi yahut dini anlamanın tümüyle böyle bir anlayış üzerinden ele alınması, Gazzâlî’nin bahsettiği aldanışın günümüzdeki uzantısıdır. Bunu söylerken Arapçayı bilmeden dinin anlaşılabileceğini tabii ki kastetmiyoruz. Ancak Arapçanın nihayetinde bir dil, yani dini anlamanın en önemli araçlarından olduğunu ve bu araç olmadan amacın tahakkuk ettirilemeyeceğini, ancak araç ile amacın çoğunlukla karıştırıldığını söylemek durumundayız.

Günümüzde özellikle Kur’an meali ve tefsiri konusunda yapılan çalışmalara bakıldığında Arapçayı en iyi bilenin sanki Kur’ân’ı en iyi anlayacağı şeklinde bir varsayım öngörülmektedir. Bu takdirde Arapçayı en fasih ve etkili kullananlardan biri olan ve Ebu’l-hikem (hikmetlerin babası) künyeli Ebu Cehil’in en büyük müfessir kabul edilmesi gerekirdi. Bu açıdan Gazzâlî’nin bu konuda işaret ettiği aldanışın günümüzde halen güncelliğini koruduğunu söyleyebiliriz.


Bir mülâhaza

Gazzâlî’nin eserde nadir de olsa bazı konuları anlatırken kişinin bazen küfre düşebileceğini söylemesi, belki Gazzâlî için olmasa da bu dehayı okuyan sıradan dindarlarda diğer insanları tekfir etme meselesinin önünü açtığı için “küfre düşer…” yaklaşımına kanaatimizce ihtiyatla yaklaşılmalıdır. Zira küfür öyle basit bir mesele değildir ve dinî mevzular küfre düştü, düşmedi gibi bir itham üzerinden ele alınacak olursa, bunun sonuçlarının Müslümanlar açısından olumlu neticelerinin olmadığını tarih kaydetmektedir.

Eserde Gazzâlî’nin bazı konularda söylediklerinin de iyinin düşmanı en iyidir anlayışı doğrultusunda değerlendirilmesi daha doğru olur. Karar yine siz değerli okurundur.

Eserin çevirisiyle ilgili de şunu söyleyebiliriz: Çeviride olabildiğince günümüz insanına hitap edecek bir dil kullanılmasına özen gösterilmiştir. Bu açıdan tercüme gayet akıcı ve anlaşılırdır.

Şimdi siz değerli okuru bu kıymetli eserle baş başa bırakıyorum. Bir dehanın bundan dokuz asır önceki görüşlerini keşfetmek için sabırsızlandığınızın farkındayım.

Allah bütün selef-i sâlihinden ve Gazzâlî’den razı olsun. Eserin hayırlara vesile olması dileklerimle…

 

Prof. Dr. Osman Nuri Küçük

Kadıköy/İstanbul



* Bu yazı Gazzâlî’nin “İnsanın Aldanışı” ismiyle Türkçeye çevrilen ve Nefes Yayınevi tarafından basılan esere takdim yazısı olarak yazılmıştır. (bkz. Gazzâlî, İnsanın Aldanışı, İstanbul, Nefes Yayınevi: 2016)

** Üsküdar Üniversitesi Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü öğretim üyesi. 

[1] “Bize hadis rivayet etti” anlamına gelen kelimeyi Bişr dini terminolojideki Hz. Peygamber’in sözü anlamındaki hadis teriminin kutsiyetine zarar vermeden ancak o dönemdeki bozulan rivayetlere de vurgu yapmak maksadıyla bu şekliyle ifade ediyor.